Bir Balkanlar başkenti: Belgrad!
Bulgar diyarına geldiğimden beri gidip görmek istediğim yerlerden biri de Belgrad idi. Ancak yıllar önce çeşitli nedenlerden dolayı çekincelerim oluşmuştu, bir taraftan artan xenofobluk diğer taraftan da batı dünyasının Sırplar’a karşı takındığı tavır, bir zamanlar koca Yugoslavya’nın önderliğini yapmış bir milletin köşeye itilerek, uçlara sürüklenmesine yol açtı. Ben de hep ertelediğim bu Belgrad macerasını konser bahanesiyle gerçekleştirmek istedim.
Üniversite yıllarını birçok farklı halktan gelen öğrencilerin arasında okumuş olmanın avantajlarından biri de birkaç çok değerli Sırp tanımaktı. Onlardan bir tanesiyle irtibatımızı koparmamıştık mezuniyet sonrası. Konser biletlerini alıp gidiş tarihi belli olduktan sonra baya bir heyecan yaptım. Duygusal bir insan olduğum söylenir normalde, büyük ihtimalle o dönemde de bu heyecanımı saklayamamışımdır
Belgrad, bizi önce yoğun trafiğiyle karşıladı. Beklediğim bir manzara olmamasına karşın çok fazla da şaşırmamıştım trafiğin sıkışıklığına. Ne de olsa iki milyonluk bir şehirden bahsediyoruz.
Tüm eski doğu bloku ülke mimarilerinde bulduğunuz köhnelik, bakımsızlık, bezginlik, geri kalmışlık, vb. özellikleri Belgrad’da da rahatça görebiliyorsunuz ancak bu kadar yalın ve sade değil. Belgrad’ın basit bir Balkan ülkesinin başşehri olmadığını hemen anlıyorsunuz. Geçmişin getirdiği disiplin, bilinç, özen ve dikkat günümüze – her ne kadar azalmış da olsa – kadar gelmiş. Karşılaştırma noktam tabi ki Bulgarlar. Sırplar’da bir boşvermişlik, adamsende’cilik o kadar hissedilmiyor. En azından otobanları çok daha düzgün, şehrin parkları ve bahçeleri çok daha insancıl görünüyor. Binalar daha temiz, daha düzenli ve insanların simalarında tarifi zor farklı bir nur gördüm sanki.
Belki de turist olarak orada bulunduğumdan dolayı bu tür fikirlere kapılmışımdır. Turistler saftır ya hani, herşey farklı görünür onların gözüne. Aynı sendrom bana da uğramış olabilir
Herşeye rağmen, kendi halinde Doğu Avrupa ile Batı Avrupa arasında köprü vazifesi görmüş bir imparatorluğun(!) küllerinden aslında herşeyin bir anda tükenmediğini görüyorsunuz.
Tarihin öyle çok da tozlu yapraklarına karışmış değil, 1999′da hatırlarsanız NATO bekledi bekledi ve son sözünü Belgrad’ı bombalayarak söyledi. Bombalanan binalardan bazıları tarihi anıtlar olarak dokunulmadan öylece bırakılmış durumda. Oldukça da doğru bir karar doğrusu. Binaları yenilemekle tarih zaten silinmez ve fakat böylece uzun bir süre daha hatırlanır.
Belgrad’ın bir diğer güzelliği de iki nehir tarafından kuşatılması. Resimde gördüğünüz Sava nehri şehre ayrı bir güzellik katıyor. Nehrin doğurduğu ihtiyaçlardan biri de köprüler tabi ki. Köprülerden birinin üzerinden tramvayların geçmesi hoş enstantanelerden biriydi.
Sırp insanının mizacı sert denir, aslında benim de kişisel deneyimim bu yönde sayılır ancak kime ne sorduysak, yön tarifi istediysek ters bir tepki gelmedi. Aksine yardımcı olmaya çalıştılar canı gönülden. Benim, bir sırp bayana “İngilizce biliyor musunuz?” sorup “Hayır!” cevabını almam dışında.
En sonunda (konser öncesi) şehrin merkez noktalarından bir sayılan Sırplar’ın Kalemegdan diye adlandırdığı, benim de Kalemeydan dediğim bölüme gittik ki mutlaka görülmesi gereken bir yer. Kalenin bir bölümünde yer alan restoranda oturup birşeyler yiyip içebildik sadece zaman yetersizliğinden. O yüzden, Belgrad’a yakınlarda bir gezi daha planlıyorum, şöyle yatmalı kalkmalı, biraz daha fazla da içmeli olabilir
Sırplar’ı 2-3 sene içerisinde Avrupa Birliği’nin bir parçası olarak görürseniz şaşırmayın derim şimdiden. Batı’yla olan husumetleri unutmaya hazırmış gibi göründü bana. Ekonomilerinin de canlanacağını, çeşitli sektörlere büyük yatırımlar alacaklarını da bugünden kestirmek zor olmasa gerek.
Yugoslavya’nın baştacı Zastava‘yı Türkiye’ye de ithal etmeye başlarız birkaç yıl içinde bakarsınız.
Türkçe haberler ne kadar Türkçe ne kadar siyasi?!
Bulgaristan’da pek de yeni olmayan bir tartışma Türkiye’de de yankı buluyor şu günlerde. Ortalığın hareketlendiğini Cumhriyet gazetesinin verdiği haberden de görüyoruz.
Konumuz, Bulgar devlet televizyonunda 15 dakikalık Türkçe haberler olsun mu olmasın mı. Bu soru referandumda da Bulgar halkına soruldu. Halkın çoğu Türkçe haberlere karşı.
Karşı olma sebeplerinin arasında çeşitli türden nedenler yatıyordur mutlaka. Türkiye’de TRT Şeş’e kaç kişi sıcak bakıyor? Bununla ilgili bir referandum var mı? Veya demokrasi nedir?
Bulgar devlet kanalında hergün 15 dakika süre Türkçe haberleri 2 ya da 3 kez izlemişimdir. Sabahtan duyduğunuz, okuduğunuz ve kulağınıza gelen bir sürü haberden 7-8 tanesini seçip ısıtıp önünüze koyuyorlar. Belli ki canla başla çalışılıyor(!).
Kimler izliyor bu haberleri?
HÖH‘e (Hak ve Özgürlükler Hareketi) gönlünü vermiş ortayaş ve üstü seçmenler ve yanıbaşlarında oyun oynaya torunlarının kulak misafiri olarak varlıkları. Geriye kalan Türk nüfus ne izliyor derseniz, Türk televizyonlarından Uğur Dündar’ı, Mehmet Ali Erbil’i ha bir de dizileri izliyordur büyük ihtimalle.
O zaman, neden illa Türkçe haberlerin devlet kanalında yayınlanması gerekiyor? Başka dilde haberlerin devlet kanalında yayınlanması kadar saçma birşey yok. Avrupa Birliği genişleyerek potasında herkesi eritmek yoluyla, kültürleri harmanlamaya çalışıyor. İyi, güzel de bu böyle olmaz. Özellikle de AB’nin dayatmasıyla bu haberlerin siyaset dengesi olarak kullanılmaya çalışılması en yanlışı.
Diğer taraftan ise HÖH, Ahmet Doğan‘a tüm saygılarımla, son seçimlerdeki ortaya çıkan kötü sonuçtan bu anı kullanarak çıkmaya çalışacaktır. En azından, ben olsam öyle yapardım. ATAKA‘nın beyni(!) Siderov saldıracak, Başbakan ise referanduma gidecek, bir dakika bile beklemeden hemen paslanmadan manipülasyon alet ve edevatlarımı ortalığa çıkarır, hepsini kullanmaya başlarım.
Kısacası Bulgaristan siyaseti, kötü ve son derece olumsuz bir kısırdöngü ile karşı karşıya kalacak.
Çözümü var mıdır? İlla da Türkçe haberleri bir Bulgar kanalında izlemek istiyorum diyenler varsa (var var), bu istekliler Bulgaristan’da Türk kökenli iş adamlarına gidip özel TV kanalı istesinler. Ama bu devlet kanalından yapılmasın. Gereksiz bir gerginlik, sağlıklı kafaları bile karıştıran bir kavram bulamacı ve Bulgarların dediği gibi her kurbağa kendi gölünü bilsin!!!
Devlet kanalı BNT’de yayınlanan Türkçe haberlerden de iyi günler değerli izleyiciler!
Çalma kapma ve yaratıcı(!) kıtalararası pazarlama
İki reklam arasındaki farkları bulana McDonald’s, “Bunu seviyorum” borazanı dağıtacakmış.
Mısırlü reklam!
Azerü reklaması!
Savaşlar, İstilalar… Çek bir fırt, gel unutalım!
Afganistan‘ın uyuşturucu bağımlılığı sorunuyla karşı karşıya olduğu uzun süreden beri küresel medya tarafından dile getiriliyordu. Kimsenin de bu konuda birşey yapmadığı gibi. Amerikalılar marihuana’nın serbest kılınması için bir taraflarını yırtarlarken, Karzai de demokrasi için uğraşıyor, didiniyor. Zaten, ülkenin en büyük opium üreticilerinden olduğu (hatta Avrupa’nın en büyük sağlayıcısı diye biliyorum yanılmıyorsam) herkesçe biliniyor.
Türkiye üzerinden Avrupa’ya, Avrupa içinden gene Avrupa’ya, “baba sende mal var mı” sorusunu soran arkadaşa başka arkadaşından ulaştırılıyor. Bu işin geyiği tabi ki. Bir gerçek var ki, üçüncü dünyanın parçasıysanız ve eğer dibe batıyorsanız, biri sizi neden kurtarsın? Yani, ben kılımı neden kıpırdatayım? Demokrasi bu değil mi? İsteyen istediğine tutulur, istediğine tapar, istediğini içer…
Foto kaynak: erooups
İnadına cinnet

İran’daki protestolar uç noktalar taşabilir gibi bir hava esiyor ortalıkta. En azından benim hislerim bu yönde.
Yönetim sert, İranlı muhalefet yanlıları (haklı olarak) kararlı.
Bugün Fenasi sayesinde okuduğum İranlı blogcunun sayfasındaki “Yaşasın Sosyalist Cumhuriyet” ibareleri de endişelerimi yatıştırmaya yeterli değil.
Derinlemesine bir, şu mevcut rejim çökerse yerini alacak rejim ne olur yorumlamalarından çok aşağıdaki linkte bulunan videoda cinnet geçiren, Vatan gazetesinin de kadın dediği İranlı kimse pek kadın gibi gelmedi bana.
Fakat, önemli olan protesto!!!
Zafer Günü










9 Mayıs nedir? Neyin tarihidir bu?
Efendim, 9 Mayıs 1945 yılında Ruslar’a sorarsanız, Naziler‘e karşı kazanılmış bir savaş var.
Her Rus da öyle düşünür; eğer Ruslar olmasaydı, tüm cihan Nazi zulmü(!)nün altında olacaktı. Okulda derinlemesine sci-fi sunumlarıyla, beyin yıkama seansları sağlamına işliyor anlaşılan Ruslar’da.
Hitler’in pimi 9 Mayıs’ta Ruslar tarafından çekilmiş(!) diye tüm Rusya‘da ihtişamı bol acılı, görkemi double hatta triple arttırılmış kutlama gösterileri yapılır. 1998 – 1999 arası Moskova’da geçirdiğim 9 Mayıslar bunu gösterdi bana.
İlk 9 Mayıs kutlaması şok ediciydi. Kutlama meydanında bir sürü insan, askerler, gençler, uçaklar…. Heyecanlandım ilk başta. Neden mi!? Çünkü ben de olacak gibi tam o günde doğmuşum. Ruslar’ın Almanlar’ı hezimete uğratmasından tam 35 yıl sonra.
Tüm o kutlamaları görünce ne gereği vardı efendim dedim, zahmet etmişler benim şerefime bu değerli(!) günü kutlamaya karar vermişler!!!
Adına da Zafer Günü demişler!
Bugün rastgele gezerken blogosferde rastladığım 9 Mayıs fotoları böyle bir anıyı çağrıştırdı.
Rodoplar’da bir düğün havası (Ribnovo)

Al al, rengarenk.

Kasabanın derdinden uzakta.

Düğün dernek, tek yürek.

Bu ufak bakkaliyede gözüme alkole dair bişey çarpmadı.

Koca koca aileler, nesil boyu.

Rengarenk, abartılı bir çeyizin önüsıra davul zurna.

Köy ahalisi derneğe tam anlamıyla hazır.

Bu yaşlı nine, köhne evinin balkonundan düğüne daha rahat katılabileceğeni düşünmüş olsa gerek.

Anam, alacakuşağı, renk renk üstüne.

Garip ama gerçek: bu da gelinimiz.

Tuval misali geline vurulan son rötuşlar.

Damada, bir yastıkta beraberce kocamak üzere gelin teslim ediliyor.
Bu görüntüler gösteri amaçlı yapılmış veya giydirilmiş köylüler değil. Bulgaristan‘ın Ribnovo köyü ahalisinin nadide kızlarının bir tanesini evlendirme töreninden çekilmiş resimlerdir.
Osmanlı tesiriyle (kimi tarihçiye göre zorla ve hile ile, kimisine göre de kendiliğinden müslüman olma) İslamiyet’i kabul etmiş bir Slav topluluğudur Pomaklar. Bu resimlerde gördüğünüz köy sakinleri de Pomak diye adlandırılan (aslında pomak kelimesi pomaklar arasında küçük düşürücü bir etiket olarak da algılanır) Müslümanlardır. Bulgarlar tarafından Müslüman oldukları gerekçesiyle, Bulgaristan Türkleri tarafından ise Türk olmadıklarından dolayı saygı görmemeyi bir kenara bırakın, hor bile görülürler.
Bu durum da, pomakların kendilerini izole etmelerine ve hatta ve hatta kendisini izolasyon duvarından sıyırmaya çalışanların önyargıları gerçek kimliklerini saklama yoluna gittikleri yalan değildir. Şahsen, üniversite yıllarında çok fazla sayıda kimliğini saklayan pomakla tanışıp, neden sonra Türk olduğuma inandıklarında gerçek kimliklerini açıklamışlardı bana. Fakat aramızda kalması şartıyla tabi ki.
Birçoğuyla oturup sohbet etmişizdir, bir sorular yöneltmişimdir zamanında. Ancak, hiçbir zaman bir pomak köyüne gidip yaşantılarını yakından inceleme şansına sahip olamadım. Sevgili gazeteci arkadaşım Nesrin sayesinde, onun bizzat kendi makinesiyle çektiği ve benimle paylaştığı resimleri ben de paylaşma gereksinimi duydum.
Anlaşıldığı üzere, bu bir köy düğünü. Bildiğim pomaklar son derece dindardır ve inançlarına toz kondurmazlar. Kendilerini herhangi bir etnik gruba dahil edemediklerinden tüm aidiyetleri inanç sistemleri üzerine kurulu ki bu da son derece anlaşılabilir sebeplerden dolayı böyle. Koyu müslüman olmalarının yanında, pomak kadınlarının rengarenk, doğayı bütün ihtişamıyla yansıtan kıyafetleri ve gelinin zombie beyazına boyanan yüz makyajı bize pagan kalıntıların da inanışlarından tamamen yok olmadığının işaretini veriyor.
Gezelim Görelim: Havacılık ve Ruh Terapisi Üzerine

Başlangıç olarak helikopterler işbaşındaydı.

MIG 29 ile hayli gürültülü ve bir o kadar da keyifli bir uçak şovu vardı.

En uzun ve en heyecan verici gösteri bu kırmızı uçaktan geldi.

Bizim Joro’nun gösteriyi fotoğrafladığını gören pilotumuz el bile sallar

Bu da en beğendiğim foto olduğundan buradaki yerini alsın..
Cumartesi günü dbugg’la yapılan futbol maçı sonrası Bankya’ya gidip güzel ve leziz pirzola keyfinden sonra Joro Filibe’ye gitme fikrini ortaya attı. Ne var dedim Filibe’de. Avio Show dediler. Avio da ne? Aviation demek istediklerini neden sonra anladım.
İyi dedim gidelim. Filibe beklerken Assenovgrad‘ın dışında çok güzel bir evde bulduk kendimizi. Meğer Joro’nun ailesine aitmiş orası. Ufak çapta bir malikane de diyebiliriz. Vardığımız gibi içki sofrası ve 5 kişilik küçük ve eğlenceli sohbet ortamı. İçme de yanında yat. Yatağın yolunu bulmam sabahın 4′üne denk geldi. Uyanmam da 8′e.
Daha sonrasını ne anlatayım. Uçak gösterisi, güneşli bir Filibe günü. Ve akşamında Sofya’ da basketbolla yorgunluğu atma girişimleri.
Her tarafım ağrıyo nedense. Ama ruhum eskisinden daha dinç!
P.S: Resimler Joro‘nun sahipliğindedir. Gösteriye ait daha fazla fotoya ulaşmak için dbugg‘ın galerisine bakabilirsiniz.






















